Algıda seçicilik mi? Yoksa gündem buraya mı kayıyor?
Son 2 yıldır değerler üzerine düşünüyorum, okuyorum, gözlemliyor ve notlar alıyorum. Diğer taraftan kurumda değerlerin belirlenmesi, somutlaştırılması ve aktarılması üzerine çalışmalar yapıyorum.
Kurumda yaptığım çalışmalar ve üniversitede hocalarımla yaptığım görüşmelere ek olarak iki önemli olaydan daha haberim oldu ve katılma şansına sahip oldum.
Birincisi Türkiye Eğitim ve Gelişim Platformu (www.tegep.org) tarafından 21 Eylül 2011’de düzenlenen “Değerlerle Eğitim” konulu zirve idi. Zirvede aldığım notlara baktığımda en çok dikkatimi çeken şey Sayın Doğan Cüceloğlu’nun konuşmasındandı.
Değerlerin yok olmadığı veya değersizleşme gibi bir kavramın olmadığı ancak doğru olan değerler yerine yanlış / eksik değerlerin yerleşmesinin söz konusu olduğu idi.
Adı ne olursa olsun değerler kısa vadede sık sık değiştirilebilecek olgular değildir. Değerler gitti yok oldu gibi hayıflanmalarımız aslında değerlerin yok olması değil daha yozlaşmış olanları ile yer değiştirmesiymiş.
İkinci şansım ise Sayın Acar Baltaş’ın “Değerlerle Yönetmek” konulu söyleşisi idi. Söyleşide çok önemli konulardan bahsedildi. Bir iki notumu buradan aktarayım.
“Değerler inançlarımız ile kararlarımız arasındaki köprüdür.”
Değerlerin hayatımızı ne derece zorlaştırdığını, maliyete sebep olduğunu, zaman kaybına sebep olduğunu tartıştık.
Ne kadar sıkıntılı olursa olsun değerler hayatımızı (özel, iş…) gerektiği şekilde yaşamak için mutlak gerekli unsurlardır. Aksi halde değer yoksun bir anarşi içinde olmamız çok kolay.
Değerlerle yaşamak ağırlıklı olarak kurumlarda konuşulan bir konu olmaya başlanmasına rağmen toplumsal alanda da hepimizin kulak kesilmesi gereken konuların başında geliyor.
Kurumlar ortaya çıktıkları sosyal ortamın özelliklerinden bağımsız var olamazlar, dış sistemle ilişkilerinde sosyal öğelerin çok önemli etkileri bulunmaktadır. Bu açıdan baktığımızda kurumların toplumsal değerlerin yansımalarını barındırmaları çok normaldir. Sosyal normlar ve değerler nasıl ki toplumun düzen içinde ve sağlıklı yaşamasını sağlıyorlarsa, kurum içi norm ve değerler de kurum için aynı hizmeti görmektedir.
Acar Baltaş’ın bir tespiti ile iki örneği birleştirerek toplumsal değerlerin ne denli önemli olduğunun altını çizmek istiyorum.
“Değerlerin sınandığı noktalar krizlerdir.” Krizlerde değerlerinizi esnetmiyor yerine başka unsurlar koymuyorsanız sağlam ve oturmuş bir değer yapınız oluşmuş demektir.
Yaşadığımız hazin Van Depremi’nde ortaya çıkan görüntüler… Yağmalanan yardım kamyonları, koordinasyon eksikliğinden kaynaklı sefalet, insanların birbirinin hakkını gözetmeden hareket etmesi kriz anında toplumun düzen içinde bulunmasını sağlayan değerler (başkasını hakkına tenezzül etmeme, kurallara uyma vb) silsilesinin esnemesi / yerine başka değerlerin ( ben ve ailem daha önemli vb) konması sonucu ortaya çıktı. Kriz anında krizin oluştuğu alanda birlik olmayı beceremedik ve çözüldük.
Ancak krizin daha az hissedildiği Türkiye’nin diğer bölgelerinde ise durum tam tersi idi. Birlik olma konusunda hat safhada çaba sarfedildi. Toplumsal değerlerimiz düzgün çalıştı, yardımseverlik ve birlikte olma motivasyonu yardımların akmasına sebep oldu.
Şimdi soru şu: Eğer kriz ülkenin büyük bölümünde olsaydı ne olurdu. Çözülür ve birbirimizin hakkını gasp eder miydik? Ya da toplumsal değerlerimize bağlılık dersinden sınıfta kalmaktan nasıl kurtulurduk?
Kriz ne kadar büyük olursa olsun eğer değerlere bağlı hareket edildi ise açılacak yara potansiyelin çok altında olurdu.
11 Kasım 2011’de oynanan Türkiye – Hırvatistan futbol maçını izlemiş olanlar şimdi üzülecekler tekrar… Çoğumuz televizyonlarımızın karşısında dakika dakika eridik, ezildik, yüreklerimiz buruşuk buruşuk oldu. “Çocuklara” biraz sitem ettik.
Statta ise başka şeyler oldu. Milli bayrağımız altında toplanan futbolculara küfürler edildi, onurları ezildi, üzerlerindeki yükün altında ezilirken taraftarımızda üzerinden sert biçimde geçti.
Olayın duygusal yönü ile ilgilenmeyeceğim. Örnekte yine büyük bir kriz var ve bu krizde birbirine saygı, destek, birliktelik, coşku, tek yürek olma… Değerleri yerini başka değerlere ve önceliklere bıraktı.
Ve sonuç: Yenilginin acısının yanında,
- Kırılan bir takım,
- Belki de artık karşılıklı önyargıları var ve birbirlerine destek olmak için bundan öncekilere göre daha az istekli olacaklar,
- Taraftarına güvenemeyen bir takım,
- Takımına sırt çevirmiş gibi algılanan bir taraftar. Bir gazetede “Milli Takımın taraftarı yok” şeklinde acı bir manşet atılmıştı.
- Maçların bundan sonra nerede oynanacağı tedirginliği,
- Kısa süre sonra oynanacak ikinci maçtaki hezimet ve rezil olma potansiyeli,
- …
Bir de şöyle bakalım yenilmiş de olsak alkışlar ve tabiri ile “bağrımıza basarak” bitirebilseydik maçı o zaman takımı birlikte tutmuş, suçlu aramak yerine çözüm arayan bir ortam sunmuş olurduk. Kısa ve uzun vadeli zararları minimize edip fırsatlar ortaya çıkarabilirdik. Belki de oluşan motivasyonla deplasmanda çok güzel bir sonuç bile çıkabilirdi ortaya.
Değerlerin kriz anlarında bizi bir arada tutan ve esnememesi gereken hayati öğeler olduğunu belirterek yazımı tamamlamak istiyorum.
Toplumsal, kurumsal, bireysel değerleri birbirinden bağımsız düşünemeyiz.